mackahaber @ gmail.com

Yılın 9. ayının adıdır Eylül, 30 gün çeker. 
Arapça eylûl’ün, Süryanice aylûl’den (üzüm ayı) geldiği söylenir.

*
Ülkemizde bir edebiyatçının aklına “eylül” deyince “hüzün” gelir. Sonbahar, sarı yapraklar, sersemleten rüzgâr, savrulan toz, solgun çiçekler, solgun benizler, solgun güneş ...

Bir de Serveti Fünun dönemi yazarlarından Mehmet Rauf’un her öğrencinin mutlaka bir parçasını okuduğu Eylül (1925) adlı; Suat ve Necip arasında yazın başlayan bir yasak aşkın sonbaharda solmaya başlamasının romanı. Edebiyatımızda psikolojik romanın ilk örneği olarak gösterilen romanda kıskançlık, sadakat, heyecan, umut, umutsuzluk, gözyaşı, aşk, şiir ve musiki ağdalı bir dille aktarılır.

Yazar sözlüklerine bakınca eylül ayının diğer aylardan hiç de farklı olmadığını gördüm. Doğumlar da var eylülde, ölümler de. Ölümler (örneğin Şinasi, Ahmet Rasim, Sabiha Sertel, Baki Süha Ediboğlu, Şükûfe Nihal, Celal Sılay, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Azra Erhat, Yılmaz Güney, Ruhi Su, İlhami Soysal, Samim Kocagöz, Tevfik Akdağ, Mehmed Kemal, Muzaffer Uyguner, Dursun Akçam…) ve öldürülenler (örneğin Ceyhun Can, Turan Dursun, Musa Anter…) var.

*
Bunlar dışında ne gelir akla eylül deyince? Herkesin aklına bir şeyler gelir elbette.

Ben, “eylül” sözcüğünün bana anımsattıklarını, çağrıştırdıklarını, yakın tarihimizden öğrendiklerimi anlatacağım. Yakın tarihimize yapacağımız bu çok kısa gezi aynı zamanda bir bellek yenilemesi olacak.

1919: Cumhuriyetimizin temelinin atıldığı Sivas Kongresi (4 Eylül) geliyor aklıma. Tabii Sivas deyince de unutamayacağımız Sivas katliamı. Aydınlığa doğru attığımız adımların başlangıcı ve o adımların sonunda bizi getirdiği yer olarak algılıyorum Sivas’ı.
1921: Sakarya Meydan Savaşı’nı kazandığı geliyor ordumuzun (13 Eylül). Nâzım Hikmet’in, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Ceyhun Atuf Kansu’nun destanları geliyor.

1922: Ulusal Kurtuluş Ordusunun İzmir’e girişi, İzmir’in kurtuluşu (9 Eylül) geliyor aklıma. (Anısına kurulan 9 Eylül Üniversitesi 25 yaşında.)

Bu üç olay, eylül’ün yakın tarihimizle ilgili güzel çağrışımları olarak belleğimde hep koruyor yerini.

1932: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu”nun “dilini de yabancı diller boyunduruğundan” kurtarması yolundaki ilk kurultayını anımsatıyor: Dil Bayramı (26 Eylül). Bu, aynı zamanda bir bilincin, bir duyarlılığın, bir aydınlanma savaşımının, bir devrimin nasıl bir doğru temelde yükseldiğini öğretiyor. Ses bayrağımız Türkçe ile insanlaşıyor, özgürleşiyor, uluslaşıyor, aydınlanıyor, zenginleşiyoruz.

1951: Bu görkemli savaşımın zorluklarla, engellemelerle karşılaşmasının, devrimin karşıdevrime dönüştürülmesinin ilk adımlarından birinin atılmış olduğu geliyor aklıma, NATO’ya girişimiz (20 Eylül).

1955: Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak düzenlenen gösteriler sonrası İstanbul ve İzmir’de azınlıklara yönelen yağmacılık ve şiddet olayları geliyor aklıma: 6–7 Eylül Olayları. Aziz Nesin’in Salkım Salkım Asılacak Adamlar’da anlattığı, soğuk savaş politikalarının amansızca uygulandığı ve özgür düşünceye, devrimcilere, solculara nasıl bir yaşamın uygun görüldüğü geliyor aklıma.
1963: 40 yıllık bir masalın başlaması, Ankara Anlaşması (12 Eylül) ile AET’ye giriş (bugünkü Avrupa Birliği) kararının verilmesi geliyor aklıma.

Yaşamımızın her alanında Amerikancı, Batıcı politikalarla dış borç batağı ve sömürgeleştirilme sürecimiz başlamıştır artık.

*
Ve artık bugüne gelişimizin doruk noktalarından olan bir başka eylül gününe, bir karşıdevrime gelebiliriz, 12 Eylül’e.
1980’dir yıl. Ordu, emir komuta zinciri içinde yönetime el koyar. Bir ay önce Yalçın Küçük Bir Yeni Cumhuriyet İçin adlı kitabında, “Askerler gelecek, Erbakan’ı hapse atacak ve Erbakan’dan daha fazla dincilik yapacaklar,” demiştir. Darbe CIA tarafından ABD Başkanı Carter’a “Bizim oğlanlar o işi becerdiler,” cümlesiyle haber verilir.

12 Eylül ülkemizin geleceğini değiştiren bir tarihtir. Yaşama biçimimiz, toplumsal düzenimiz, tüm altyapısıyla birlikte değiştirilmeye başlanmıştır 12 Eylül’le. Ulusal bağımsızlıkla kurulan devrimci Cumhuriyet’in yerini emperyalist ülkelerin sömürgesi olmaya doğru koşar adım giden bir ülke haline getirilmiştir ülkemiz. Baskının, işkencenin, öldürümlerin, idamların, yargısız infazların, adaletsiz adaletin, gözaltında kayıpların günlük yaşamın ta kendisi haline geldiği bir faşizm dönemi başlamıştır. Ekonomik, siyasal, askeri, toplumsal, kültürel yapılanmalarla ve uygulamalarla insanlar özgür insan olmaktan çıkarılmış, düşünmeyen, üretmeyen, yaratmayan kuklalara dönüştürülmüştür. Irkçı ve dinci bağnazlıklar desteklenerek Cumhuriyet’in aydınlığını geleceğe taşıyacak olan insanların düşünmelerinin bile önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu yapılanmanın sonuçlarını ve ülkemizi nerelere getirdiğini hep birlikte yaşıyoruz.
Her ne kadar 12 Eylülle ilgili romanlar, öyküler, şiirler, denemeler yazıldıysa da, incelemeler, araştırmalar, anılar, oyunlar yazıldıysa da; filmler çekilip, resimler yapıldıysa da; şarkılar türküler bestelendiyse de insanı insan olmaktan, toplumu savurup kendisi olmaktan çıkaran bu dönemin verdiği hasarlar hâlâ giderilmiş değil.

12 Eylül deyince aklıma cezaevleri gelir, Mamak gelir, dayaklar, işkenceler, küfürler gelir, idamlar gelir. Metin Demirtaş’ın deyişiyle “gergedanların gelincikleri çiğnemesi” gelir. İlk idam edilen Necdet Adalı gelir aklıma. Dövülerek öldürülen İlhan Erdost gelir. TÖB-DER Davasından yargılanmam, cezaevi yıllarım ve cezaevlerinin beni yazar yapması gelir. Dostluğun ve dayanışmanın sınanması gelir. İnsanın tüketilmesi ve direnmesi gelir. İlk kitabım Kardelen gelir, sonra Turnalar. Savrulan yaşamlar, kıyılan canlar gelir.

*
Hüzünlendim işte eylül deyince …

Ülkemizden uzaklaşalım mı biraz? Dünyanın yakın tarihinden birkaç olay geliyor belleğime.

Önce Kara Eylül diyeyim. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelelerinin ABD’deki Zenci düşmanlığı ve ırkçılığa karşı yarattığı bir Kara Eylül fırtınası esmişti 1960’lı yıllarda. Kadere bakın ki ABD’nin günümüzdeki politikalarını uygulayan Dışişleri Bakanları ardı ardına Zencilerden geliyor: Powel ve Rice.
Sonra bir kara gün geliyor aklıma, hiç unutamadığım: 11 Eylül 1973 Şili Darbesi. Sosyalist başkan Salvador Allende’nin Amerikancı bir darbeyle devrilip öldürülmesi. General Augusto Pinochet’nin faşist diktatörlüğünün 17 yıl süreceği kanlı darbe.
Ve dünyanın geleceğine yön veren bir saldırı geliyor aklıma: 11 Eylül 2001. ABD’de gerçekleşen bir terör saldırısı. İki yolcu uçağının New York’taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine (ikiz kuleler), bir uçağın Washington’daki Pentagon’a çarpması, dördüncü uçağın ise 150 mil uzakta, Pennsylvania kırsalına düşmesi. Olaylarda hava korsanlarıyla uçaklarda ve yerde bulunan 2.974 kişinin hayatını kaybetmesi. Amerikan hükümetinin araştırmasına ve 11 Eylül Komisyon Raporuna göre yolcu uçaklar Usame Bin Ladin’in lideri olduğu El Kaide terör örgütünün 19 üyesi tarafından kaçırılarak eylem gerçekleştirildi. Kimileriyse bu saldırının Hitler’in Reichstag yangınından farksız olduğunu söyledi. Saldırı, dünya medyası tarafından “uygarlıklar çatışması” olarak yorumlandı. Bu saldırıları gerekçe gösteren ABD Başkanı Bush, önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.

*
Eylül deyince ölüm gelmez aklıma, ölümler, öldürümler gelir. 
1 Eylül Dünya Barış Günü gelir. 1 Eylül 1939’da dönemin en azgın emperyalizmi Nazizmin ordularının 2. Dünya Savaşı’nı başlatması, dünyayı kana ve ateşe boğmaya başlaması her nedense “barış günü” ilan edilmiş. İnsanlığın barış arayışı her yılın 1 Eylül’ünde daha bir coşkuyla, haykırışa, çığlığa dönüşerek kendini büyütüyor.

Ben de kendimi bildim bileli özgürlük ve kardeşliğin egemen olduğu, sömürüsüz bir dünyaya kavuşmak özlemini yeniliyorum her yılın 1 Eylül’ünde ...

(İmece, Eylül 2007)